Troya Müzesi
Troya Müzesi
İşte karşınızda insanlık tarihinin en ünlü savaşlarından birine ev sahipliği yapan Troya'da bu görkemli tarihi modern bir mimariyle taçlandıran, uluslararası ödüllü Troya Müzesi...
Troya Müzesi'nin hikâyesi, 2011 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen ulusal mimari proje yarışmasıyla başladı. Yarışmayı, mimar Ömer Selçuk Baz liderliğindeki Yalın Mimarlık ekibi kazandı.
Yaklaşık 90 bin metrekarelik bir alan üzerine inşa edilen müze, ,dış cephesinde kullanılan corten çelik kaplama, zamanla oluşan paslı görünümü sayesinde Troya'nın kırmızımsı toprağını ve arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin yüzeylerini çağrıştırıyor. Kare formdaki anıtsal yapı, toprağın içinden yükselen dev bir arkeolojik buluntu izlenimi veriyor.
Müzenin dikkat çekici özelliklerinden biri ziyaretçiyi sergi alanlarına taşıyan uzun rampalar. Bu rampalar boyunca ilerleyen ziyaretçiler, Troya'nın farklı tarih katmanlarını keşfeder gibi adım adım yükseliyor. Böylece mimari yalnızca eserleri sergileyen bir kabuk olmaktan çıkıyor; Troya'nın geçmişini anlatan deneyimin bir parçasına dönüşüyor. Troya Müzesi, açılışından sonra uluslararası alanda büyük beğeni toplamış ve Avrupa'nın önemli müzecilik ödülleri arasında gösterilen çeşitli organizasyonlarda takdir kazanmıştır. Müze, Ağustos 2019'da Time dergisinin "Dünyada Görülmesi Gereken 100 Yer" listesinde de yer almıştır.
Troya Müzesi gezisi, binanın içine adım atmadan önce başlayan etkileyici bir deneyim sunuyor. Sergi alanlarına ulaşmak için aşağı doğru ilerleyen rampanın duvarlarında yer alan nişlerde Troya'nın farklı dönemlerine ait eserler ziyaretçileri karşılıyor. Mezar taşları, büyük boy heykeller, dönem canlandırmaları ve etkileyici fotoğraflar sayesinde daha ilk dakikalarda Troya'nın binlerce yıllık hikâyesine giriş yapıyorsunuz.
Rampanın sonunda ulaşılan giriş katında ise Troas Bölgesi ve çevresi tanıtılıyor. Burada, üst katlardaki sergileri gezerken karşılaşacağınız kavramları daha iyi anlayabilmeniz için kısa ama oldukça faydalı bir hazırlık bölümü oluşturulmuş. Arkeolojinin temel prensipleri, kazılarda kullanılan tarihleme yöntemleri ve sıkça duyulan neolitik, kalkolitik, tunç çağı, demir çağı, höyük, restorasyon ve konservasyon gibi kavramlar; çizimler, şemalar, bilgilendirici panolar ve interaktif uygulamalar eşliğinde anlatılıyor. Böylece müze, eserleri göstermeden önce ziyaretçisini geçmişi anlamaya hazırlıyor.
Troya Müzesi'nin zengin koleksiyonu, bölgenin binlerce yıllık geçmişini gözler önüne seren çok çeşitli eserlerden oluşuyor. Sergi salonlarında mermer heykeller, lahitler, yazıtlar, sunaklar ve mil taşlarının yanı sıra tarih öncesi dönemlerden kalma taş baltalar ve kesici aletler de görülebiliyor. Pişmiş toprak seramikler, metal kaplar, altın takılar, silahlar ve sikkeler ise dönemin günlük yaşamı ve ticari ilişkileri hakkında önemli ipuçları sunuyor.
Bunların yanında kemikten yapılmış aletler, cam bilezikler, çeşitli süs eşyaları, bardaklar, koku şişeleri ve gözyaşı şişeleri de koleksiyonun dikkat çeken parçaları arasında yer alıyor. Müze yalnızca kapalı sergi alanlarıyla değil, açık hava düzenlemeleriyle de etkileyici bir deneyim sunuyor. Müze bahçesinde yer alan lahitler, sütunlar, steller ve sütun başlıkları peyzaj düzenlemesiyle uyumlu bir şekilde sergilenerek ziyaretçilere adeta açık hava müzesi atmosferi yaşatıyor.
Troya ismi ile bir müze yapıp içinde Truva Atı'na yer vermemek olmazdı. Böyle bir müzeye yakışır şekilde temsili at, bilmeden baktığınızda göremeyeceğiniz bir yere gizlenmiş. Tavandan rastlantısal gibi sarkan sarkıtlar doğru açıdan baktığınızda bir at figürü oluşturuyor. (Doğru açıda korkuluk camına ilgili uyarı yapılmış:)) Mimarının müze ile ilgili youtube söyleşisinde bu ayrıntı ve diğer şeylerle ilgili fikirlerini izleyebilirsiniz.
Müzenin en nadide ve sarsıcı eserlerinden biri olan Polyksena Lahdi, Anadolu’da bulunan ilk figürsel anlatımlı lahit olma özelliğini taşır. Kızıldölden Tümülüsü kazılarında bulunan bu başyapıtın üzerinde, Truva Kralı Priamos’un kızı Polyksena’nın, Akhilleus’un mezarı başında kurban ediliş sahnesi çok canlı ve trajik bir taş işçiliğiyle tasvir edilmiştir. Dönemin inançlarını, yas ritüellerini ve kıyafet detaylarını günümüze taşıyan benzersiz bir belgedir.
Arkeolog Heinrich Schliemann’ın 19. yüzyılda Troya’dan kaçırdığı ve uzun yıllar "Priamos’un Hazinesi" olarak anılan eserlerin bir kısmı, sürdürülen başarılı diplomatik ve hukuki mücadeleler sonucunda Türkiye’ye geri getirilmiştir. Müzenin özel aydınlatmalı salonunda korunan bu koleksiyonda; Bronz Çağı’nın zenginliğini gösteren altın küpeler, kolyeler, diademler (saç bantları), gerdanlıklar ve bilezikler yer alır. Bu ince işçilikli takılar, binlerce yıl önceki Troyalı kadınların estetik anlayışını gözler önüne seriyor.
Uzaktan gördüğümde müzeyi beğenmiştim. Tam sevdiğim gibi. Mükemmel bir form ama güzel olmak için hiçbir çabası yok. ortasında bulunduğu tarlalarla tam bir uyum içinde, mükemmel bence.
İçine girdiğinizde doğal olarak sıralı bir şekilde dizilmiş dışardan pencere oldukları anlaşılmayan camlar sayesinde çok aydınlık. Merdiven yok üst katlara rampalarla çıkıyorsunuz. Müzenin depoları sergilenmeyen eserlerle dolu. Tüm eserler arasından en iyi kombinasyon seçilmiş gibi hiç yorulmadan kolayca tamamını gezebiliyorsunuz. Çocuklar için küçük oyunlar tasarlanmış ve boylarına uygun şekilde müze geneline yayılmış. Otopark alanında bir sıra arabaya bir sıra ağaç düşüyor. yani tüm arabalar gölgede.
Çok sevdim. Bu müzenin Türkiye'de olması, hatta memleketim Çanakkale'de olması beni ayrıca mutlu etti.